12 Eylül 2026

Terörsüz Türkiye’den Terörsüz Bölgeye

By Hüseyin Arslan

Terörsüz Türkiye’den Terörsüz Bölgeye

Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği güvenlik stratejisi, terörle mücadeleyi sınır içi bir güvenlik meselesi olmaktan çıkararak bölgesel düzenin yeniden inşasına uzanan kapsamlı bir stratejik çerçeveye dönüştürmüştür. Bu yaklaşımın merkezinde yer alan Terörsüz Türkiye hedefi, bugün Terörsüz Bölge vizyonuyla daha geniş bir anlam kazanmıştır. Irak’ın kuzeyinden Suriye’nin kuzeyine uzanan hatta yürütülen askeri, diplomatik ve siyasi girişimler, PKK’nın hareket alanını sistematik biçimde daraltmış ve örgütün fesih ile silahsızlanma kararını gündeme taşıyan temel dinamiklerden biri olmuştur. Bu gelişme, Türkiye’nin güvenlik kapasitesinin ulaştığı yeni aşamayı göstermesi bakımından tarihsel bir kırılma noktası niteliğindedir.

Terörsüz Bölge yaklaşımı, terör örgütlerinin sınır ötesindeki varlığının Türkiye’nin iç güvenliği üzerinde doğrudan belirleyici olduğu tespitine dayanmaktadır. Geçmişte Irak ve Suriye’de oluşan otorite boşlukları, PKK’ya eğitim, lojistik, finansman ve militan temini açısından geniş bir hareket alanı sağlamıştı. Türkiye ise bu tabloyu değiştirmek amacıyla Irak’ın kuzeyinde kalıcı güvenlik alanları oluşturmuş, sınır hattında derinlikli bir güvenlik mimarisi kurmuş ve örgütün hareket kabiliyetini önemli ölçüde sınırlandırmıştır. Böylece terör örgütünün uzun vadeli sürdürülebilirliği askeri açıdan ciddi biçimde aşındırılmıştır.

Bu dönüşümde savunma sanayisinde gerçekleştirilen teknolojik atılımlar belirleyici rol oynamıştır. Özellikle İHA ve SİHA sistemlerinin ulaştığı operasyonel kapasite, PKK’nın kırsal alanda gizlenme, hareket etme ve komuta-kontrol faaliyetlerini büyük ölçüde etkisiz hale getirmiştir. Sürekli gözetleme, anlık hedef tespiti ve nokta operasyon kabiliyeti sayesinde örgütün klasik gerilla stratejisi işlerliğini kaybetmiştir. Sınır ötesindeki lider kadroların hedef alınabilmesi, lojistik hatların kesilmesi ve silahlı unsurların sürekli baskı altında tutulması, PKK’yı askeri açıdan sürdürülemez bir noktaya taşımıştır. Bu nedenle örgütün fesih ve silahsızlanma kararı, Türkiye’nin savunma teknolojilerinde elde ettiği üstünlüğün de bir sonucudur.

Terörsüz Bölgenin Güvenlik Mimarisi

Irak sahasında ortaya çıkan güvenlik dengesi, Suriye’deki gelişmeleri de doğrudan etkilemiştir. PKK’nın Suriye kolu olan SDG/YPG, uzun süre uluslararası konjonktürün sağladığı koruma sayesinde özerk bir askeri ve idari yapı oluşturma arayışını sürdürmüştü. Ancak Türkiye’nin sınır ötesi operasyonları, diplomatik baskısı ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü esas alan yaklaşımı, bu yapının geleceğini yeniden şekillendirmiştir. Suriye yönetiminin ülke egemenliğini yeniden tesis etme hedefi ile Türkiye’nin PKK bağlantılı silahlı yapılanmaların tasfiyesine yönelik güvenlik önceliği aynı zeminde buluşmuştur.

Bu çerçevede SDG’nin merkezi Suriye devletine entegrasyonu, ihtimal olmaktan çıkarak kurumsal bir dönüşüme dönüşmüştür. 2026 yılı Ağustos ayı itibarıyla SDG bağımsız bir silahlı güç olarak feshedildiğini resmen ilan etmiş, bünyesindeki askeri unsurlar Suriye Savunma Bakanlığı çatısı altında merkezi orduya dâhil edilmiştir. Böylece kuzey ve doğu Suriye’de devlet dışı silahlı yapılanmaların sona erdirilmesi yönünde önemli bir eşik aşılmıştır. Entegrasyonun ardından SDG’nin eski genel komutanı Mazlum Abdi’nin Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara tarafından cumhurbaşkanlığı danışmanı olarak atanması, örgütsel liderliğin silahlı yapıdan devlet kurumlarına geçişini simgeleyen dikkat çekici bir gelişme olmuştur. Gelinen aşamada SDG, askeri özerkliğini sona erdirmiş; siyasal ve idari temsilini ise Suriye devlet kurumları içerisinde kurumsal entegrasyon yoluyla sürdürmeye yönelmiştir.

Suriye’de yaşanan bu dönüşüm, Terörsüz Bölge vizyonunun yalnızca askeri operasyonlara dayanmadığını göstermektedir. Amaç, sınır hattında devlet dışı silahlı aktörlerin etkisini ortadan kaldırırken Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü esas alan yeni bir güvenlik düzeni oluşturmaktır. Bu nedenle güvenlik politikaları ile diplomatik süreçler birbirini tamamlayan iki temel unsur haline gelmiştir.

Diplomasi, Bölgesel İstikrar ve Yeni Paradigma

Terörsüz Bölge vizyonunun kalıcılığı, askeri tedbirlerle diplomatik girişimlerin eş zamanlı yürütülmesine bağlıdır. Türkiye’nin son dönemde ABD, Rusya, Irak ve Suriye ile yürüttüğü çok boyutlu diplomasi, terör örgütlerinin bölgesel krizlerden yeni fırsatlar üretme kapasitesini sınırlandırmıştır. Özellikle ABD/İsrail-İran Savaşı sırasında ortaya çıkan jeopolitik türbülans, vekil aktörlerin yeniden hareketlenmesi ve otorite boşluklarının oluşması ihtimalini beraberinde getirmiştir. PKK ve bağlantılı yapılar açısından potansiyel fırsatlar barındıran bu tablo, Türkiye’nin proaktif diplomatik hamleleri sayesinde farklı bir yöne evrilmiştir.

Bu dönemde İran sahasında yaşanan gelişmeler de Terörsüz Bölge politikasının bölgesel boyutunu daha görünür hale getirmiştir. 22 Şubat 2026 tarihinde PJAK, PAK, KDPI, Sazman-ı Xebat ve Komala gibi İran’daki Kürt örgütleri İran Kürdistanı Siyasi Güçleri Koalisyonu adı altında ortak bir yapı oluşturmuştur. ABD/İsrail-İran Savaşı’nın ortaya çıkardığı ortamdan yararlanarak İran içinde yeni bir silahlı hareketlenme oluşturulması yönündeki girişimler, Irak ve Suriye’de devam eden silahsızlanma ve entegrasyon süreçlerini olumsuz etkileyebilecek nitelikteydi. ABD Başkanı Donald Trump’ın söz konusu yapılara silah verildiğine ilişkin açıklamaları da bu tartışmaları daha görünür hale getirmiştir.

Türkiye ise yürüttüğü yoğun diplomatik temaslarda bölgesel istikrarsızlığın derinleşmesinin terör örgütlerine yeni hareket alanları açacağını vurgulamış ve İran merkezli yeni bir silahlı çatışma senaryosunun desteklenmemesi yönünde diplomatik girişimlerde bulunmuştur. Böylece İran’daki gelişmelerin PKK ve uzantılarının silahsızlanma sürecini tersine çevirecek yeni bir bölgesel dalgaya dönüşmesi engellenmeye çalışılmış, Terörsüz Bölge vizyonunun korunmasına yönelik önemli bir diplomatik zemin oluşturulmuştur.

Terörsüz Bölgeden Yeni Bölgesel Paradigmaya

Bölgesel gelişmeler değerlendirilirken İsrail’in güvenlik stratejisinin de dikkate alınması gerekir. 7 Ekim Aksa Tufanı sonrasında Gazze’de yaşanan soykırım ve ABD/İsrail-İran Savaşı’nın etkileri, Ortadoğu’daki güvenlik mimarisini yeniden tartışmaya açmıştır. İsrail’in uzun yıllardır çevresindeki ülkelerin güçlü ve istikrarlı bir bölgesel düzen oluşturmasını kendi güvenlik perspektifi açısından riskli gördüğü yönündeki değerlendirmeler, bölgedeki parçalanmış yapıların ve kronik istikrarsızlığın stratejik önemini artırmaktadır. Devlet dışı silahlı örgütlerin güç kazandığı kaotik ortamlar, bölge ülkelerinin enerjilerini iç güvenlik sorunlarına yönlendirmekte ve ortak bir güvenlik mimarisinin oluşmasını zorlaştırmaktadır. Türkiye’nin Terörsüz Bölge politikası ise bu yaklaşımın tersine, bölgesel istikrarı devlet kapasitesi ve sınır güvenliği üzerinden inşa etmeyi amaçlayan farklı bir güvenlik anlayışını temsil etmektedir.

Bu nedenle PKK ve uzantılarının geleceği, artık bölgesel istikrarsızlık üretme kapasitesine bağlı olmaktan giderek uzaklaşmaktadır. Örgüt geçmişte Irak ve Suriye’deki çatışma ortamlarından beslenmişti. Bugün ise Türkiye’nin sınır ötesi baskısı, Irak merkezi hükümetinin artan hassasiyeti, Suriye’de entegrasyon sürecinin tamamlanması ve bölgesel aktörlerin devlet dışı silahlı yapılara yönelik toleransının azalması, PKK’nın hareket alanını önemli ölçüde daraltmaktadır.

Bu bölgesel dönüşümün iç politikadaki karşılığı ise Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı rapor ile Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’da görülmektedir. Söz konusu düzenlemeler, terörle mücadeleyi toplumsal bütünleşme perspektifi içinde ele alan yeni bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Silahların susması, terör örgütünün tasfiyesi ve sınır ötesindeki uzantıların etkisiz hale getirilmesi kadar, toplumsal dayanışmanın güçlendirilmesi ve ortak vatandaşlık bilincinin tahkim edilmesi de sürecin kalıcılığı açısından stratejik önem taşımaktadır.

Bugün gelinen noktada Terörsüz Türkiye süreci, güvenlik politikalarının ötesine geçen çok katmanlı bir dönüşüm üretmiştir. PKK’nın fesih ve silahsızlanma kararı, örgütün tarihindeki sıradan bir taktik değişiklik olarak değerlendirilemez. Bu gelişme, Türkiye’nin askeri kapasitesi, savunma sanayisindeki teknolojik üstünlüğü, sınır ötesi operasyonel etkinliği ve diplomatik koordinasyonunun birleşik etkisinin ortaya çıkardığı yeni güç dengesinin ürünüdür. Irak’taki güvenlik mimarisi ile Suriye’de SDG’nin merkezi devlet yapısına entegrasyonu, bu dönüşümün birbirini tamamlayan iki temel halkasını oluşturmuştur.

Türkiye’nin önündeki temel mesele, elde edilen askeri ve diplomatik kazanımları kalıcı bir bölgesel güvenlik düzenine dönüştürmektir. Terörsüz Bölge vizyonu, Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü esas alan, devlet dışı silahlı örgütlerin etkisini ortadan kaldırmayı ve sınır hattını istikrar kuşağına dönüştürmeyi amaçlayan stratejik bir projedir. ABD/İsrail-İran Savaşı’nın oluşturduğu jeopolitik türbülansa rağmen Türkiye’nin izlediği çok boyutlu politika, terör örgütlerinin bu kriz ortamından yeni bir güç devşirmesini büyük ölçüde engellemiştir. Önümüzdeki dönemde sürecin başarısı, güvenlik, diplomasi ve toplumsal dayanışma politikalarının aynı stratejik bütünlük içinde sürdürülmesine bağlı olacaktır. Böyle bir başarı, Türkiye’nin güvenliğini güçlendirmekle kalmayacak, Ortadoğu’da kaos üreten güvenlik anlayışının yerine istikrar üreten yeni bir bölgesel paradigmanın inşasına da katkı sağlayacaktır.

Share
Dr. Ada Verlaine

Senior Fellow, Energy & Climate

Dr. Ada Verlaine

Two decades across ministries, market operators and field research programs. Writes on transition economics and the institutions that make reform stick.

Energy marketsTransition policyInfrastructure finance
From the institute

Publications

Reports, policy briefs and commentary, searchable by program and year.

0 publications